İçimizdeki Ağaç Çocuklar: Lanny -Max Porter

Bir şarkının sesi doldurdu içeriyi,

sıcacık, yaratıkları andıran nefesiyle. Bülbül gibi şakıyan, bana hediyeler getiren yavrum.

Lanny?

Kelt inanışına göre her canlının, her ağacın, her bitkinin, dağın, suyun bir ruhu, “numen’i” vardır. İnsanın da doğanın da tam içinden doğurduğu ve büyüttüğü bir ruh bu. Tüm antik toplumlarda, okyanusun ötesinde, bilincimizin tortusunda kalan mitsel inançlarımız. Her daim rüyalarımızı süsleyen, zamansız bir masal mırıltısı. İşte böyle başladı hikayemiz. Doğduk, yaratıldık, bir parça elmayı dalından koparttık. Doğa bizi kendiliğinden uzaklara savurdu ama içimizdeki ruhu da götürmemize izin verdi. Şimdi 21. yüzyılının içinde miyiz? Beta çocuklarının geleceği bir dönem. Yapay zekanın çocukları mıyız? Birler ve sıfırlar. Algoritmalar ve olasılıklar. Derin düşünceler, derin tartışmalar. Basit ve kolay görünen tüm hikayelerin arkasında dijital nomadlar, modern homonculus’lar, modern masallar…

İçimde bir çocuk büyütüyorum ben de. Gerçek bir hücre. Bu sefer korunaklı bir ağaç kovuğu yaptım ona. ANNE olmanın felsefesi ve meseleleri ile uğraşıyorum. Onun büyümesine izin veriyorum. Bedenimde, zihnimde, düşlerimde. Kırlarda koşan bir çocuk olsun istiyorum. Kırlar kaldı mı? En yakın orman nerede mesela? Görüp göreceği en renkli nesneler, bir sonraki AVM parklarında. Avm’ye neden götürürler çocuklarını dedim eşime. Gidecek başka yerleri yok da ondan dedi. Anne-babalar, bebekler ve büyüyen çocuklar, şehirlerin etiket nehirlerinde arabalarıyla sürükleniyorlardı işte günden güne. İçim bunaldı. İçim ezildi. İçimdeki çocuk burkuldu. Dizlerimin toprağa değen yaralarının izini gördüm dedim içimden. Ya oğlum? Sallanıp durduğu o sıvı hamağından dışarıya çıkmaya karar verdiği gün, ona sunacağım ormanlarım var mı? Kendini kandırma. Yaşadığın gezegen bu.

Gerçekçilik istemiyorum. Sihir istiyorum!

Tenessee Williams

Elime bir kitap geçiyor işte. Büyülü gerçekçilik akımının Süperman’i Max Porter. Çağdaş edebiyatı almış da bir deney laboratuvarında yeniden şekillendiriyor sanki. Seslendikçe küçülen cümleler, şiirsel, lirik betimlemeler, mitler, masallar, karmakarışık ve üstüne binen tümceler. Tümceler ve havada uçuşan kelimeler. İnsanları duyan kelimeler. Kelimelerin adeta “numenini” değiştiren bir yazar. Britanya’da Keltlerin ruhunu yeniden yaşatmış işte bu kitapta. Lanny adlı bir çocuğun hikayesi. Herkes tarafından farklı görülen, kırsalda büyüyen özgür bir çocuk Lanny. Ağaçlarla konuşan, keşfeden, arkadaşı Pete ile resim derslerinde hepimizi güldürmeyi başaran bir çocuk. Hepimizin çocukluğunu hatırlatan, bir zamanlar biz de Lanny gibiydik dediğimiz veya çocuklarım Lanny gibi olsun diyeceğimiz bir küçük Yeşilağaç, Ağaç çocuk.

Max Porter herkesin gözünden bir çocuk betimlemiş. Kitabın ilk sayfasında Ölü Baba Dişotu ve yakınlaşan bir çocuğun hikayesini görüyorsunuz. Doğa bizden kopmadı. Biz onu bıraktır dercesine. Max Porter Lanny adlı eserinde İngiliz halk hikayelerinden yeni bir dünya yaratmış. Ölü Baba Dişotu, aslında kurguladığı mitolojik bir karakterdir. Kasabanın etrafında dolaşan, insanların fısıltılarını duyan, yerin altında büyüyen bir ruh işte. Toprağın ve kolektif hafızanın örneğini görüyoruz Lanny’i okurken.Ölü Baba Dişotu, İngiltere’nin kırsal alanlarına ait bir ruh gibi tasvir edilir. O, hem toprağın derinliklerinden beslenen eski bir güç hem de insanların bilinçaltındaki korkuların, söylentilerin ve efsanelerin bir yansımasıdır.

“Toothwort” kelimesi İngilizcede Lathraea adlı parazit bir bitkiye işaret eder. Bu bitki kökleri olmadan hayatta kalır, başka bitkilerden beslenir ve genellikle toprağın altına saklanarak büyür. Porter, bu bitkinin doğasını Ölü Baba Dişotu karakterine metaforik bir anlamda yansıtmış olabilir. Çocukluk ruhu da böyledir işte. Derinlerde köklenir, filizlenir, duyar, fısıldar, hafızaya atar. Herkes tarafından görülür, ama dikkat edilmez. Herkes tarafından bilinir, ama önemsenmez. İçimizde beslediğimiz çocukluk ağacımızdır o. Yuvamız. Her şeyin giz kutusunda saklı kaldığı, köklenmiş,, köklerini toprağa, doğaya, doğa anaya bağlı olduğumuz bir varlık hali.

Olduğumuz gibi, durduğumuz gibi, söylediğimiz gibi kalsaydık keşke. Lanny, okuluna giden, hayatı sorgulayan, duşta fazla su harcadığı için Afrika’daki çocuklara kötülük yaptığını düşünen, çizdiği resimlerde insan anatomisinin sınırlarını zorlayan, küçücük çantasında dünyayı fetheden bir küçük insan. Homonculus. Bir özne. Doğanın öznesi. İçimiz gibi, dünyaya geldiğimiz andan itibaren yüzdelik dilimler ile kaybettiğimiz özümüz gibi. Geriye bir şeyler bırakıyor mu dersiniz? Anne -babalar, öğretmenler, otoriteler, mülakatlar, sınavlar… İşte Lanny’de böyle bir yaşama geçmeden önce çocuk gibi yaşıyor. Bir gün annesi resim dersinden sonra eve dönmediğini fark ediyor Lanny’nin. İşte kayıp, boşluk ve söylentiler başlıyor burada. Kitabın bu bölümünde yetişkin yüreğim atağa geçti Eyvah! Kayboldu Çocuk ! dedim. Bütün kasaba aranır. Lanny adeta yer yarılmış yerin içine girmiştir. Herkes kaybolan bu çocuğa neler olduğunu merak eder. Her kafadan bir ses. Her satırdan bir canavar fırlar. Anne suçlanır, baba suçlanır. Komşu ressam suçlanır. Vicdan temizliği yapılır. Dualar edilir. İşte bir çocuk kaybolduğunda tam olarak bu olur. Herkes birini suçlar. Çocuk bir anda özne olmaktan çok, oyuncak Lego’ya dönüştürülür. Parçalanır, kırılır, dağılır ve şekil verilir. Düşünceleri susturulur, soruları aşağılanır, soruları hapsedilir. Sorulara ceza verilir. Askıda bekleyen eski bir hırkaya dönüşür çocuk. Gözünüzün önündedir. Ama neden kaybolduğunu bilemezsiniz. Arar durursunuz. Tam orada, boynu bükük, fark etmenizi bekler usulca. Usulca ve usulünce. Çocukluk, usullerin sınavıdır. Sonradan zorla öğretilir.

İşte kitabın üçüncü bölümünde Lanny’e ulaşmaya çalışan annesi ve masalsı çözümlere girer devreye. Oğlunun sesini duyar, seslenir, duyulmaz. Görür, dokunamaz. Babaya gelir sıra. Baba ses eder, çabalar, bulamaz. Lanny saklanmıştır. Bir ağaç kovuğunun içinde onu bulmasını bekler. Ben de bekledim. Bazen babamın gelmesini, bazen annemin gelmesini. Bazen de öğretmenlerimin gelmesini. Onları misafir ederdim belki. Dallardan yaptığım koltuklarda misafir ederdim onları. Topladığım çürük meyvelerden ikram ederdim. Burası benim. Benim evim. İşte hayallerim. İşte kafamın bastığı şeyler. Biraz kitaplar, biraz resimler ve renkler. Bunları seviyorum. Kelimeleri, hayalleri. Okulda sıkılıyorum. Sıkılırken başka şeyler düşünüyorum. Dinlemezseniz kaybolurum. Dokunmazsanız ağaca dönüşürüm. Sıkıcı bir kütük, bir sınav kağıdı, bir tapu senedi, ucuz bir kitap.

İşte böyle dönüşüm yaşadım Lanny’i okurken. Kelimelere bıraktım kendimi. Mitlere, masallara. YARGISIZ devam edebilmeyi isterdim dedim. Çocukları Avm’ye götürmeyelim!

Terapi odalarının duvarlarında asılı çerçevelerde, online görüşmelerde, bir sevgilinin bıraktığı yara izinde, saatten gözünü alamadığınız mesai masasında, yaptığımız sonsuz hatalarda, çocuklarımızın büyüyen avuçlarında, ne yaparsak yapalım geçmeyen boşluklarda arıyoruz kendimizi. Bir dönemdi geçti gitti diye büyütüldüğümüz iki göz odanın altında büyümeye devam eden Ölü Baba Dişotu ormanını, yaptığımız çocukluk yuvalarını, kovukları, kuyuları, biraz karanlık biraz masalsı özümüzü aradığımız yerdeyiz. Büyüdük, serpildik. Dünyayı fethedemedik. Korularımızı koruyamadık. Tıpkı Keltler gibi. Tıpkı onların buradan giderken bıraktığı kehanetlerin modern temsilcileri oldu çocukluğumuz. Bu tarihsel ağır yükün altında, yerin altında bir dünya inşa etmeye çalıştık. Bu seferde sermayeler, ordular ve kaosun metinleri geldi bozdu yuvayı.

Gitmeye alışık olduğumuz bir dünya düzenine Avm merdivenleri gibi sürüklendik işte. Ağlayan, zırlayan, cam vitrinlerden arzularını kovalayan. Bir kutunun ortasında, kinetik kumları avuçladı parmaklarımız. İşte şimdi bu mite de inandırıldık. Gerçeğin kanunu!

Şimdi tam bedenimin ortasında kendi kovuğumda küçük bir Lanny büyütmeye çalışıyorum. Ondan bir beklentim yok. Ona bir kimlik inşa etmedim. Ona bir meslek biçmedim. Kökleriyle, damarlarıyla, hücreleriyle dolanmaya geldi bu dünyaya. Kalbimin ve bedenimin izin verdiği ölçüde, kendi kovuğunu inşa etmesine yardım edeceğim.

-Sonra diyeceğim ki gözlerimi bağla oğlum.

-Neden Anne? Görmek istemiyor musun?

-Yetişkinlerden kimlik istemeyecek misin yani? diyorum ona.

-Neden isteyeyim ki? Burası herkesin. Sen de arada sırada gelip benimle oynayabilirsin.

-Peki seninle çocuk olabilir miyim?

– Anne! Komiksin. Sen kocamansın nasıl çocuk olacaksın.

Oğlum Orhun’a…

Hikayelerle ve masallarla büyüyeceğine garanti eden bir büyük Homonculus.

Sevgilerle

Annen.

Bu yazıda bana eşlik eden bazı güzel şarkılar:

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir